Ana

Kategori: Blog   Etiketler:

 IMG_6324

İçinde dağ olanlara.

Yalnız yıldızların aydınlattığı bir yeni ay gecesinde, Koca Meşe tepesinin yalnızlığını cılız bir beyaz ışık bozdu. Belli belirsiz aydınlanan evin içerisinden harlı bir soluk yükseldi:

-Tamam oğul!

Samet akülerin kablolarını nihayet bağlayabilmişti. Evde, asırlık çam ağacının üstüne asılı duran iki ampul birden yanıverdi. İçerdeki harlı soluğun sahibi mutluluktan çok endişeye yakın bir heyecan duydu. Bu yalancı aydınlık onu ürpertmişti. Dağ sessizliğinde yankılanan çıtırtılarla yanan odunlara, ocağa biraz daha sokuldu. Samet, soğuktan kızarmış yanaklarına yürüyen bir iş becermenin gülümseyişiyle kapıyı araladığında anasının huzursuzluğunu hemen anladı.

-Ne oldu ana?

– Bu iş pek olmadı sanki oğul.

Gülay Ana, başını evin tavanında asılı duran lambaya çevirip kaşlarını çattı. Tepedeki maden ocaklarını işaret etti.

-Karşıki altıncıların ışıklarına benziyor.

-Olur mu ana? Gaz almaya paramız yetmez oldu artık lüküse. Fena mı ne güzel aydınladık işte?

-Haklısın oğlum, sen de haklısın.

Gülay Ana hiç elektrikli evde uyumamıştı ömründe. Yalnız senede birkaç gün oğlunun şehirdeki evinde gider, hepsi birbirinin aynı binaları, arabaları, insanları gördükçe içi sıkılır, keçilerinin başına evine dönmek için utana sıkıla Samet’i sıkıştırır dururdu. Samet anasının bu haline dayanamaz onu geriye, evine götürür; annesinin daha yola koyulur koyulmaz gevşeyip yumuşamaya başlayan yüz hatlarını gördükçe kadıncağızın genceldiğini hissederdi. Gülay Ana, koyağın menderesli yollarını aşıp vadinin en yüksek yerinde Koca Meşe’nin bitişiğindeki evine yaklaştıkça, kökten dallara yürüyen özsu gibi kıpır kıpır olurdu. Yuvasına kavuştuğunda ilk iş keçilerine bakar. Hastalanan, yavrulayan var mı diye dikkatle süzerdi ağılı.

Bir gece yine Samet anasını böyle eve bırakmıştı da, tam arabasına binip dönüş yoluna koyulacakken Gülay Ana’nın ağıldan yükselen çığlığıyla gerisingeri dönmüştü.

-Sameeet!

Anasının sesi bir ıslık olup kaydı gitti gecenin içinden. Samet telaşla ağılın kapısın açtı.

-Ne var ana? Ne oldu?

-Koş, bana yağ getir. Oğlak ters dönmüş. Zeliha doğuramıyor.

Samet’in eli ayağına dolandı. Gülay Ana, bir eliyle Zeliha’nın sağrısına sıvazlıyor; bir eliyle zavallıcığın haki yeşil gözlerinden süzelen yaşları siliyordu. Gülay Ana’nın öyle vakur bir duruşu vardı ki bir süre sonra acıdan tepinen Zeliha sakinledi, dizlerinin dermanı kesilmiş, yere çöküvermişti.

Samet bu aralık gitti küpün içinden bir kap zeytinyağı alıp getirdi. Gülay Ana ellerini ovuştura ovuştra zeytinyağına buladı. Sonra kendinden emin, ağır ağır daldırdı ellerini Zeliha’nın rahmine. “Oğlak ters dönmüş.” dedi yine sıkıntıyla, sonra yüzü yavaş yavaş aydınlandı.

-Tuttum!

Oğlağın başından tutup yavaş yavaş dışarı çıkardı. Gülay Ana yavruyu ellerine aldığında yavrunun üstünden dumanlar tütüyordu. Samet’den yana döndü. Buzağıyı Samet’e gösterirken yüzü renk renk olmuş, menevişlenmişti.

Samet, anasının o halini hiç unutamıyordu. Kadıncağız nasıl da sevinmişti. Babası öleli ilk kez böyle görüyordu onu. Birkaç hafta sonra tekrar anasının ziyaretine geldiğinde onu hala o geceki heyecanlı, mutlu haliyle Koca Meşe’nin altında oturmuş, keçilerle beraber dinlenirken buldu. Sabahın ilk ışıklarından beri işleyen bedenine süt liman bir denizin durgunluğu çökmüştü. Gitti anasının yanına elini öptü, oturdu.

 “Bu ağaç yuvamız.” dedi anası sırtını dayadığı meşenin gövdesiyle biraz daha bütünleşerek. Önündeki azığın içinden biraz yufka biraz keçi peyniri uzattı Samet’e. Bir yandan onunla konuşuyor, gözlerinin içine bakıyor; bir yandan da sürekli keçileri yokluyordu. Bulutlara baktığında içindeki yağmuru gören birinin bakışlarıydı bunlar. Gülay Ana sürüdeki her şeyi görüyor en ufak hareketi bile kaçırmıyordu. Bir aralık keçilerden birkaçı yandaki bağa girmeye yeltenecek oldu. Hemen doğrulup kesti önlerini. Daha oğlu gidişini anlamadan geri gelmişti.

Samet anasının cevabından korkar bir tedirginlikle ağzındaki baklayı çıkardı.

-Ana ne zaman keseceğiz bu ağacı? Bak kış geliyor.

Beriki hiç oralı değildi. Sanki Samet bu soruyu hiç sormamış gibi cevap verdi.

-Bu ağacın tohumunun hikayesini bilir misin? Bir sincabın rızkıdır bu ağaç. Nenem anlatırdı bana o görmüş. Bir sincap umufak elleriyle toprağı eşeleyip koymuş tohumu. Sonra yerim diye herhalde ya unutmuş garip.

Gülay Ana’nın sesinde, hareketlerinde bir masal anlatıcısının edası vardı. Sincabı anlatmıyordu da o oluyordu büsbütün.

-Her şeyin geçmişini bileceksin oğul. Bilmesen de düşüneceksin. Senden önce kimlerin emeği var bastığın toprakta, içtiğin suda.

-O devirler geçti artık ana. Artık kimsenin durup bunları düşünmeye vakti yok. Kesiverelim işte. Bu sene kış sert geçecek diyor televizyonlarda. Senin yakacak odunun yok doğru dürüst.

Bir korku sarsaladı Gülay Ana’nın içini. Yaklaşan kara kışın değil, yiten devrinin ürpertisiydi duyduğu. Derin bir nefes aldı. Daha vermeden konuşmaya devam etti:

-Olmaz! Ben kimsenin rızkına el uzatmam!

Oğlu anasının inadını manasız buluyor, biraz daha konuşuverseler ikna olacak diye düşünüyordu:

-Eskiden palamuttan boya yaparlarken yine iyiydi. Para ederdi de satar para kazanırdık meyvesinden. Şimdi şu yeni boyalar çıkalı para da etmez oldu artık. Ne faydası var şu ağacın?

-Olmaz!

Diye çıkıştı tekrar.

-Bu meşe olmasa ben neyin altına sığınırım civciv sıcağında keçiler nerde nefes alır? Sonra nerede dam bulurum başıma yağmurlarda keçileri güderken? Kimle konuşurum, dertleşirim şu dağ başında. Eskiden yine baban vardı…

Derken kocaman yutkundu. O an Samet’in de boğazına bir taş oturuverdi.

-Bu ağacı yine kesecek oldulardı da köydekiler, baban bir hafta altında yatıp izin istedi Koca Meşe’den.

-Ee ne oldu sonra?

-Eesimi var oğlum? Babanın da meşenin de gönlü yoktu bu işe.

Samet anasının her sözünü tutardı. Tutardı ya bu söyledikleri ona gülünç geliyordu. Anam iyice yaşlandı artık diye geçiriyordu içinden. Gönlü olsun varsın. Babamın da gönlü yokmuş hem bu işte.

-Bak Samet. Bak, şu bizim Zeliha’nın oğlağına. Nasıl da alışıverdi dağlara.

-Evet ana. Çabuk alıştı.

Oğlak, sarp kayaların tepelerine vücudunda en ufak bir titreme bile olmadan çıkıyor, yalnız arada bir dönüp anasına bakıyordu. Onları izlerken Gülay Ana’nın gözlerinde gördüğünden fazlasına bakan bir neslin suları yeniden dalgalandı:

-Her keçinin içinde bir dağ vardır oğul. Sen şimdi diyorsun ya keselim şu meşeyi odun edelim diye. İşte o zaman dağ ölür. Keçiler, zeytinler, nehirler, ormanlar ölür bu meşe olmasa. Ben ölürüm oğlum. Biz, hepimiz ölürüz.

Yazı: Kemal Kolçak

Fotoğraf: © Mahmut Koyaş

Yorum yapılmamış.

Yorum Yap

Change this in Theme Options
Change this in Theme Options