Gâvur Mehmet

Kategori: Blog   Etiketler:

5-oo
Bir yirmi dört saat daha diye düşündüm gözlerimi açtığımda. Yeni bir gün gibi gözüken o hep aynı; günün doğuşu, batışı, gece, karanlık ve yıldızlar. Uyanmalar, koşuşturmalar, yorulmalar sonra tekrar uykular. Nereden bilebilirdim bugünün asırlar süreceğini?

Suyunu arayan topraklara, Taşlıca’ya gidecektik. Hani bazı yollar öylesine güzel olur da, yolun kendisi gidilecek yere dönüşüverir ya birden, işte tam öyle bir yola düştük. Yol, devasa kayaların arasında, onlar yarılırken çektikleri acıyı anlatır gibi kıvrana kıvrana ilerliyordu. Bir tarafta da dağın gözyaşları; deniz. Gözümüzün gördüğünü gönlümüz de görebilsin diye her fırsatta duruyor, arabadan inip her şeyi hafızamızın en bakir yerlerine kazıyorduk. Heyecandan guruldamaya başlayan midemizi, yolun kenarındaki badem ağaçlarından kopardığımız toy çağlalarla yatıştırdık. Dur-kalklarla devam eden yolculuğumuz nihayet sonlandı. Yol boyunca bize eşlik eden irili ufaklı taşların arasından Taşlıca’ya ulaştık; yolun kendisine.

Köy merkezinde, hem susuzluğumuzu gidermek hem de birkaç ahbap edinerek Taşlıca’yı Taşlıcalı’dan dinlemek için bir kahveye oturduk. Birbirini ilk kez gören meraklı gözlerle tanıdık önce birbirimizi. Bizi yoklayan bakışlar, zamanla yerini tanış, sıcacık selamlamalara bırakmıştı. Köyün muhtarı oturdu masamıza, çaylar söylendi. Sonra da çayın bahane olduğunu herkesin bildiği bir sohbettir demlendi ince belli bardaklarda. Yanımıza gelen köyün eski delikanlıları, önce biraz çekingen; sonra kahkahalara dönüşen gülüşlerle sardılar etrafımızı.

“-Amca siz nasıl geçinirsiniz burada?”

“-Turizm gelmeden evvel herkesin hayvanı da vardı, tarlası da. Suyumuz yoktu ama na şu aşağıdaki Kırkkuyalar deriz, oradan çeker suyu ekinimizi sulardık.”

Bitişiğindeki kasketli, Halil Amca kafasıyla onayladı:

“-Şimdi insan boyu oldu otlar. Bir elin parmağını geçmez orağını, tırpanını alıp otları biçen. Buğdayını yulafını toplayıp da hayvanına erzak eden kalmadı.”

Hepsi birden hayıflandılar. Titreyen, görmüş geçirmiş elleriyle bir yerleri göstererek içlerinden en yaşlısı konuştu:

“-Hoytar derdik adına. Hayvanlara yediririz ya.”

Sanki başımızı azıcık uzatsak görebileceğimiz bir yeri işaret ediyordu. O ara gözüm eksik dişlerinin verdiği çocuksulukla gülümseyen Hüseyin Amca’ya takıldı. Hiç konuşmuyordu da çok şey anlatıyordu bir görseniz. Yanındaki arkadaşına dönmüş elleriyle, vücuduyla bütünlüyordu her şeyi. Bir şeyler diyecek oldu, çıkmadı sesi. Anladık ki Hüseyin Amca sağır. Ama senden benden iyi anlatıyor derdini bakma. Çocuğundan bahsetti, üniversiteye gidiyormuş Muğla’da. Kıvançlı ama buruktu yüzü.

“Gençlerden kimse kalmadı köyde.” dedi. (Vallahi tam böyle dedi, biz duyduk.) Taşlıca’nın başına gelenleri o an anladım. Bir yerde, umutları henüz örselenmemiş; gözlerindeki uçurtmaları hiç yitirmemiş çocuklar yoksa artık orayı su da unuturdu, yağmur da.

Köyün muhtarı olduğunu sonradan öğrendiğimiz Ziya Amca:

“- Serçe Limanı’na giderken bir vadi kaldı artık hala işlediğimiz. Orada da eskisi gibi değil hiçbir şey ama…” dedi yutkundu. Sonra devam etti:

“- Bu vadi taş duvarlarla ikiye bölünmüştür. Öteden beri böyle bu. Bir sene bir tarafa hayvanımızı salar, diğer tarafta eker biçeriz. Ertesi yıl da duvarın diğer tarafına koruz hayvanları. Hem toprak hem hayvanlar sağalır böylece. ”

Yanımızdakiler anlaşmışlarcasına gözlerini yere diktiler. Sanki o eski verimli, bereket dolu günlerini arıyorlardı boşluğa dalan bakışlarıyla. Aralarından daha önce hiç konuşmamış, diğerlerinin “Gâvur Mehmet” dediği, birisi konuştu:

“Onu da yapamıyoruz artık be muhtar! Ben tarlama bakarım da ne çıkar. Devlet toprağımıza el koyup hazine arazisi yaptığından beri karnımız mı doymuş? Zaten, kıt kanaat…” derken sustu. Şu yolda gördüğümüz koca koca taşlardan birisi böğrüne oturuvermişti sanki. Öyle sıkıntılı, sancılı gözüküyordu. Bir zamanlar bu dağlarda yaşayan karakulakların gözlerindeki o keskin, delici bakışlarla hepimizin yüzüne baktı tek tek:

“Anamın babamın bakıp büyüttüğü incir ağacının yemişini toplamak için para istiyorlar benden! Hak mı bu?!”

Kimsenin verebilecek bir cevabı yoktu. Sessizliği (!) Hüseyin Amca bozdu. Elleriyle o hep işaret ettikleri yeri, vadiyi gösteriyordu.

“Gidin, Serçe’ye gidin.”

                Duvarın Ardında

kapının ardı

Gökyüzünün bizden sakınırcasına örtündüğü mor bulutlardan mı, yoksa az önce işittiğimiz sözlerin ağırlığından mı, bir sessizlik gelip yanıbaşımıza oturmuştu. Yolda, birbirimizin yüzüne dahi bakmıyor, parça parça kayaların yekpare bir lisanla anlattıklarını duymaya çalışıyorduk. Derken “Kırkkuyular” sağımızda beliriverdi. Suyunu arayan bu toprakların yağmur damlaları, nehirleri olan sır dolu kuyular, bıraksanız bütün gizlerini açacaklarmış gibi canlı gözüküyorlardı.

Daha köye gelmeden önce görmeye başladıklarımızdan tutun da, köyde işittiklerimiz, insanların gözlerinden sezdiklerimize kadar her şey, Serçe Limanı’na uzanan vadide göreceklerimizin sıradan şeyler olmayacağını haykırıyordu. Ne görsek gözlerimizi fal taşı gibi açıyor, şaşkınlığımızı gizleyemeyerek hayretle izliyorduk. Karşıda iki dağı andıran hoytarları sırtlanmış iki kadın, az önlerinde bölgenin en eski yerlilerinden karasığırlar yürüyordu.

Bizse anlatılmayı bekleyen tarih öncesi bir masaldan habersiz ilerlemeye devam ediyorduk. Hah, vadiyi ayıran duvarlar da karşımızdaydı işte! Asfalt yolun ortasında sürgülü bir kapı, etrafında da sağlı sollu dalgalar halinde uzanan duvarlar. Dağ, göz alabildiğine bir ipekböceği titizliğiyle örülmüş. Üstelik keçiler üstünden atlasalar da diğer tarafa geçemesinler diye minik labirentler bile var.

“Ne emek!” diye düşünürken kapıyı açmak için arabadan indim. Demir parmaklıklı kapı tekerlekleri üstünde dönerek, gıcırtılı bir inlemeyle aralandı. Artık duvarın ardına geçmemize hiçbir engel kalmamıştı. O an, sanki bir zaman makinesinin kapısını açmıştım da bin yıllar avucumun içinden kum tanecikleri gibi kayıp gitmişlerdi. Dağların eteklerinden zirvelerine kadar uzanan, antik taşlarla örülmüş duvarlarda zamanı durduran sesler yankılanıyordu. Göz alabildiğine her yer bu müthiş mimarinin eseri olan tarlalarla doluydu. İçecek suyu dahi olmayan bir köyde, karınca yuvalarını andıran benzersiz bir sistem asırlar öncesinden beri devam ediyordu.

Buğday, yulaf ve ne olduğunu tam olarak çıkaramadığımız, sarışın çiçekli bir baklagilin yer yer karışık ekildiği tarlaların az ilersinde; söğüt ağacını andıran duruşları, alışık olmadığımız edalarıyla incir ağaçları , “biz de buradayız!” diyorlardı. Zeytin ağaçlarının gövdesine sarılmış balık ağları onları nefessiz bırakan çalılardan koruyordu. Abdestbozan otları, tazecik fidanları korumak için kale duvarları gibi örülmüştü etraflarına. Tüm bunların kadim bir kültürün izleri olduğu aşikardı.

Dağlarda artık neredeyse yabanıllaşan keçiler, hala ilk günkü gibi sapasağlam duran bazı antik kalıntıların arasında geziniyorlardı. Gerçekten de sanki tüm bu duvarlar; artık içerisinde kimse yaşamasa da sapasağlam duran taş evler; solumuzdaki tepede ilk günkü tazeliğiyle duran Bozukkale, sanki zaman var olduğundan beri buradaymış gibilerdi. Dağa dizilmiş merdiven basamakları gibi duran tarlalar, dağı taştan ayırmıştı.

Büyülenmiştik. Tüm bunların nasıl yapıldığına dair bir ipucu arıyorduk. Etrafımızı hayran hayran seyrediyor, sanki bir başka dünyaya gelmişiz gibi şaşkınlık içerisinde bir o yana bir bu yana savruluyorduk. Sahiplerini hiç görmediğimiz motosikletler dışında bizden başka kimsecikler yoktu etrafta. Ta ki, uzaktan elinde orağı, bir dağlının; ne kadar uzaktan görürseniz görün tanıyacağınız güçlü adımlarıyla bizden yöne doğru geldiğini görünceye kadar. En sarp tepelere merdiven dayayan atalarının gururuyla yürüyen bu adam, birkaç saat önce köy kahvesinde konuştuğumuz Mehmet Abi’ydi. Hani şu bakışlarında karakulakların gözlerindeki keskin çizgiler olan, Gâvur Mehmet.

“-Selamın aleyküm abi.”

“-Aleyküm selam.” derken biraz duraladı. Ellerini arkasına bağlayıp, bizi sanki burada bulacağını önceden biliyormuş gibi sakin sakin konuşmaya devam etti:

“- Yanlış yola girmişsiniz. Bu yolun sonu olduğu gibi dağdır. Az geriden, sağdan asfalt yoldan devam edecektiniz.”

Biliyorduk, biliyorduk da bizi bu toprak yola çağıran tarihin hala dipdiri duran izleri miydi? Mehmet Abi biz demeden anlayıverdi sanki. Bir gülme yürüdü dudaklarına.

“-Bakın!” dedi. Parmağının ucunda insan boyu otların arasında neredeyse kaybolmuş bir taş ev vardı.

“-Ben bu evde doğup büyüdüm.”

İnsan doğduğu yerin toprağına benzer derler ya. Mehmet Abi de öyle; buranın toprağı, dağı, taşı gibiydi.

“-Ne zaman göçtünüz buradan?”

“-Seksenden sonra. Buraları hep hazine toprağı dediler. Tarihi eserler zarar görmesin diye korumaya aldılar güya. Şimdi şu gördüğünüz bir taşın yerini değiştirmek yasak!”

Sesi çatallandı. Öfkeli gözükse de anladık ki Mehmet Abi ne kızgındı, ne de sinirli; üzgündü yalnız.

Hem hüznünü biraz dağıtmak hem de şu sarı çiçekleriyle gülümsüyormuş gibi duran, baklagilin ne olduğunu öğrenmek için elimde tuttuğum demeti gösterdim.

“Mehmet abi, biz bunun ne olduğunu bir türlü çıkaramadık.”

” Çıkaramazsınız tabi ya.  Gambille deriz ona. Ben de bu topraklardan başka yerde ne gördüm ne de adını duydum. Hem aşı pek tatlı olur hem bizim karasığırlar bayılır buna. Götürün, yiyin siz de. ”

Heyecanla cevap verirken içinde büyüttüğü sıkıntıyı unutmuş gibi oldu. Fakat dertliydi işte, ne yapsa mutluluğun o çehresine çok yakışan kıvrımlarını oturtamıyordu yüzüne. Elini bir pergelin hareketli ucu gibi kaldırarak, şöyle bütün vadiyi büyük bir dairenin içerisine aldı.

“- Bu evlere, kalelere gâvur yapmış derler köydekiler. Ben de karşı çıkarım onlara ya, bu yüzden Gâvur Mehmet derler adıma. Eğlenirler benle. Hiç olur mu be?! Nenemden bilirim ben buralarda ezelden beri torun, torba yaşayıp gidermişiz işte. Bu gördükleriniz hep ata yapısıdır, ata!”

Mehmet Abi bize, tarih kitaplarında yazmayan bir ikinci tarihi anlatıyor; hatta kendisi bizzat o tarih olarak karşımızda duruyordu. İşte şu dağları bir dantel gibi ören neslin oğlu gözlerimize baka baka, soluk soluğa konuşuyordu.

“Haklısın.” diyebildik yalnızca mırıldanarak.

“Biz seni işinden alıkoymayalım abi, hadi sağlıcakla!”

“Hadi eyvallah! Yolunuz açık olsun.”

Serçe Limanı’na yollanırken artık hiçbirimizin daha fazla şaşırmaya takati kalmamıştı. Tüm vadiyi izohipslerine ayıran antik duvarlar, her gün gördüğümüz şeylerdi de bizler de buraların unutulan sakinleri Luvilerdik sanki. Yolda, kayaların ardındaki kovanlarına bakan arıcıları bu duyguyla selamladık.

Serçe’ye geldiğimizde, ağaç olmuş, ben diyeyim bin siz diyin iki bin yaşındaki piynarlar karşıladı bizi. Dedim ya, artık burada gördüğümüz hiçbir şeye şaşıramıyorduk. Limana indiğimizde yeni diyarlar keşfeden seyyahların sevincini duyumsuyorduk yalnız içimizde. Daha doğrusu zamanın durduğu bu yerde bambaşka bir çağ keşfetmiş gibiydik. Artık zaman, hiçbirimiz için durmadan ilerleyen bir şey olmayacaktı.

piynar

Yazı: Kemal Kolçak

Yorum yapılmamış.

Yorum Yap

Change this in Theme Options
Change this in Theme Options