Kemeraltı’nda İki Çocuk

Kategori: Blog   Etiketler:

Büyük İzmir yangını. Hiç bitmeyen.

 

Burada, bu semtin arka sokaklarında en az kendileri kadar öksüz köpekleri peşlerinde çöp toplayan çocuklar vardır. Günün ilk ışıklarıyla beraber sokağa dolan tüm sesler, onlar için yeni bir günün habercisidir. Taşıdıkları yüklerden büyük yürekleri için gülümsemek, her şeye rağmen gülümseyebilmek sıradan bir iştir. Bir zamanlar sübyecilerin sesleriyle ağaran kaldırım taşlarının üzerinde şimdi onlar uyur, onlar uyanırlar. Dar sokaklarına yüzyılların kokusu sinmiş Kemeraltı’nda, her yeni gün onlar ve bu semtten yitip gidenler için söylenen bir ağıt gibi hüzünlü ve kaçınılmazdır.

Balıkçıların tezgahlarından yükselen deniz kokusuyla beraber bir zamanlar tüm dillerin yankılandığı duvarların arasında bir hareket başlar. Havra Sokağı’na saptığınızda ışıklı süslü tabelaların arkasına gizlenmiş bir dünyanın kapıları aralanıverir. İşte bu öykü o saklı dünyanın gerçek kahramanlarının, sokak çocuklarının öyküsüdür. Sait’le Reşo’nun öyküsü.

***

Bir elini kısa aralıklarla ağzına götürüp yerden bulduğu yarım sigaradan büyük nefesler alıyor bir eliyle de cebine gizlediği bir şeyleri yokluyordu. Hala oradaydı. Buralarda böyle şeyler çok para demekti. Kentin sürgün yerlilerinin evlerini talan edenler, bulduklarını antikacılara iyi paraya okuturlardı.

En son Ramazan’ın sararıp yitmiş siyah beyaz fotoğraflarla dolu bir kavanozun içinde bulduğu gümüş haça tam yüz lira saymışlardı. Reşo’nun dün bulduğu köstekli cep saati de hiç olmazsa yüz lira eder hatta alıcısını kendisi bulursa daha bile çok para kalırdı. Yine de kağıt toplamaya devam ederim diye düşündü Reşo. Öyle cimri çocuk değildi. Cebindeki köstekli saati Sait’den sakındığı için değil, onun öfkesinden korktuğu için saklıyordu. Yan mahallenin çocuklarından biri yaklaşık bir ay önce kapıları, pencereleri asma kilitlerle kapatılmış bir evin üzerindeki “Dikkat! Çökme Tehlikesi Vardır.” yazısını önemsememiş, içine para edebilecek bir şeyler bulmak umuduyla girmişti de evin taşıyıcı kolonu çöküvermişti. Zavallı çocuk birileri fark edinceye kadar saatlerce enkaz altında kalmıştı. O gün bugündür böyle evlere girmemeye, açlıktan ölseler de girmemeye yemin etmişlerdi.

Sait ve Reşo kardeş gibiydi. Sait, Reşo’dan üç yaş büyük olduğundan onu hep koruyup kollamayı bir abi titizliğiyle kendisine görev edinmişti. Beraber büyük yokuşun tepesinde Kemeraltı’nın gerinerek uyanan bir çocuğu andıran uyku mahmuru çehresine bakıyorlardı:

“Sait be! Canım ne çekti biliyon mu?”

“Ne çekti?”

“Şöyle bir boyoz, bir tek yumurta bir de dumanı üstünde çay.”

“N’aptın be oğlum en az üç lira para bu dediklerin.”

“Doğru diyon, doğru diyon da canım çekiverdi işte.”

“Neyse be! Kalk da yollanalım şu karşıki sokağın kağıtçıları gelmeden toplayalım kağıtları.”

“Hadi!”

Acele etmeden, yavaş yavaş doğruldular yokuşun tepesinde tünedikleri yerden. Sonra da demin hiç öyle yapmamışlar gibi koşar adım düzlediler sokağı. Her çöpün başında duruyor, içinde para edecek bir şeyler arıyorlardı. İnsanlar ne de çok şey atıyorlardı çöplere. Henüz bir mevsim görmemiş giysiler, hiç okunmadığı her halinden belli olan sayfaları dipdiri kitaplar, yarısı bile yenmemiş meyveler, giyilmeden senelerce dolap beklemiş ayakkabılar… Reşo bazen çöpten bulduğu ayakkabıları hemen ayağına geçiriverirdi. Sait de böyle anlarada Reşo’yu silkeler, başkasının malı giyilmez diye çıkışırdı.

Sokağın sonundaki ana yola bitişik büyük konteynıra vardıklarında güneş doğmak üzereydi. İkisi birden yarı bellerine kadar çöpe daldılar. Bazen biri diğerinin bacaklarından sıkıca tutar, diğeri çöpün içine düşmesin diye bu nöbeti değişirlerdi.

Birden Reşo’nun zayıf esmer incir dallarını andıran kolunu bir el kavrayıverdi.

“Ulan! Ben sizi bir daha buralarda görmeyeyim demedim mi?”

“Ekmek paramızı ver de gelmeyelim memur abi.” diye çıkıştı Sait. Hayatı çok erken yaşta öğrenen bir çocuğun kendinden emin tavırları karşısındakini daha da kızdırdı.

“Senin karnının acını da mı ben düşüncem be! Dün yine ne boklar yediniz siz?”

“Abi dün tüm gün iskelede çiğdem sattık. Yeminimiz olsun yanlış bir şey yapmadık.”

“Onu görcez! Şunu da sen al Murat!” dedi, ellerini kavrayan kaba el, sol işaret parmağının ucuyla Reşo’yu göstererek.

Sait’le Reşo’nun içini bir deli korku bastı. En son çarşıda gezen bir turistin kayıp cüzdanı için iki gün karakolda adamakıllı dayak yemişlerdi de sonra  kadının cüzdanı kaldığı otel odasında yatağın altından çıkmıştı. İkisi de karakola giderlerse dayak yiyeceklerini biliyordu. Sait Reşo’ya göz ucuyla baktı. Tellerin ardına hapsedilmiş bir yaban hayvanının parıltısı vardı gözlerinde.

Reşo can havliyle silkindi. Zayıf esmer kolları boşlukta savruldu. O an ikisi birden koşmaya başladı. Suçsuz olduklarını bildikleri için kaçıyorlardı. Böyle durumlarda kabak hep polisin ilk yakaladığı kişinin başına patlardı ve başında kabak patlayanlar genelde sokak çocukları ya da kimsesiz şarapçılar olurdu. Zihinlerinde bu hakikatin insanın kemiklerini bıçak gibi kesen soğuğu, acil durumlarda, birbirlerini kaybettiklerinde buluşmak için sözleştikleri havranın bahçesinde buluştular uzun bir koşuşturmacanın ardından. Yeni yavrulamış kediler ve yavruları telaşlı çocukların pata kütesinden korkup gözden kayboldular.

“Üstünde bir şey var mı Reşo?”

“Abi söyleyecektim, valla söyleyecektim.”

“Yoksa sen mi çaldın len?”

“Yok be Sait abi. Bir köstekli saat buldumdu geçen gün harabeden hepsi o.”

“Hay başımın belası, yürü iskeleye! Denize atacaksın! Yakarlar ikimizi de.”

Reşo hiç karşıcı olmadı. Üstünde kendilerinin olmadığı her halinden belli bu cep saatini bulurlarsa çekecekleri vardı. Nefes nefese vardılar iskeleye. Ayaklarından en az üç numara büyük ayakkabılarının çıplak ayaklarına vururken çıkardığı büyük şakırtılar yavaşladı, küçüldü, durdu. Reşo saati cebinden çıkarıp Sait’e uzatırken hiç tereddüt etmedi ama Sait saati büsbütün kavrayıp dalgalara fırlattığında içinden bir şeylerin, en azından hayallerinin eksildiğini hissetti. Sait’in denize fırlattığı cep saati dipsiz maviliğin içinde eriyip giderken, kentin sürgün yerlileriyle aynı kaderi paylaştıklarından habersiz ara sokaklardan birisine girip gözden kayboldular. Bunun gibi nice yarım kalmış öyküyü bilmeden.

O an, hiçbir tarihin yazmadığı gerçek kahramanların anıları yeniden canlandı Kemeraltı’nda. Kahvehanelerden rembetiko sesleri yükseliyordu.

Kemal Kolçak

Yorum yapılmamış.

Yorum Yap

Change this in Theme Options
Change this in Theme Options