Anayurt Afrika

Kategori: Blog   Etiketler:

BD_MAGOO5_AFRIKA_0470_A

Her güç kullandığında daha da güçsüzleşirsin.

Olifants Nehri’nin vadisine bakan ıssız bir tepedeyim. Kavisli hatlarıyla kayaların arasından akıp giden nehir, uçsuz bucaksız ve kurak bir coğrafyanın can damarı. Nehrin içinden geçerek yere ve göğe yayılan suyun zerreleri etrafına öylesine bereket sağlamış ki dağın taşın bağrında tarifi neredeyse imkânsız bir canlı çeşitliliği doğmuş.

Nehirden tepelere ve oradan sarp kayalıklara yükselen ormanın her katı birbirine büyük küçük çok sayıda hayvan çeşidiyle teyellenmiş. Suyun milyarlarca yüzü yaşamın güzelliğini ispat edercesine Olifants Vadisi’nden akarak evrene bakıyor. Yılın bir kısmının kurak, diğer kısmının yağışlı olduğu bu coğrafyaya yüz yıldır hiçbir insan müdahalesi yapılmamış. Tek ağaç kesilmemiş, yol açılmamış, yerleşim yeri kurulmamış.

Kahverengi Orman

Tam bunları düşünürken gözlerim ormana kenetlendi. Birden buradaki ağaçların yeşil olmasına rağmen ormanın boz renkli göründüğünü fark ettim. Biz onu hep yeşil sansak da ormanın başka bir rengi olabilir miydi?

Biraz daha dikkatli baktım. Ormanda yeni doğanlar kadar ölen ağaçlar da vardı. Kurumuş ağaçlar, onlarca yıl çürümeden kalarak en az yeşil olanlar kadar yer kaplamıştı. Yaşlı ve ölü ağaçları ormandan kesip çıkardığımız için bu görüntü artık bizim doğamızdan, zihnimizden silinmişti. Fakat öyleydi işte. Ormanın asıl rengi boz, kahverengi olmalıydı. Bu nadir görüntü, Olifants Nehri’nin içinden geçtiği Güney Afrika’nın Kruger Milli Parkı’nda yaşamaya devam ediyordu.

Büyük Hayvanların Kıtası

Afrika’da korunan üç bin alan var. Büyüklüğü neredeyse Trakya kadar olan Kruger Milli Parkı, en büyük ve en eski olanlardan biri. Yüz yılı aşkın bir süredir Kruger’de turizm dışında hemen hiçbir insan faaliyeti yok. Kruger’deki insansız yaşam öylesine gelişmiş ki sınırdaki arazi sahipleri tarlalarını bir bir milli park idaresine kiralıyor. Çok sayıda hayvanın yaşadığı bu alanda artık tarım yapmak mümkün değil. Kruger zaman içinde Mozambik’teki bir başka korunan alanla da birleşmiş.

Güney Afrika’nın bu bölgesinden kuzeye doğru uzanan; yer yer ağaçlı, yüksek otlu bozkırlara savana deniyor. Savanalar uzun boylu hayvaların en yoğun bulunduğu, daha doğrusu yaşamaya devam ettiği yerler. Fil, gergedan, aslan, leopar, su aygırı, timsah, deve kuşu, zebra, zürafa, babun maymunu ve yüzlerce başka canlı Afrika savanalarının sahibi. Bu hayvanların dünyanın başka yerlerindeki akrabaları, av sonucunda neredeyse tamamen yok olmuş.

Savanaların doğusunda, biri kuzeyde, diğeri güneyde, iki farklı çöl kuşağı uzanıyor. Kuzeydeki Sahra, yeryüzünün en büyük çöllerinden biri. Yedi bin yıl öncesine kadar daha yağışlı bir iklime ve verimli topraklara sahip olan Sahra, zaman içerisinde kuraklaşmış ve çöl günümüzdeki boyutlarına ulaşmış. Afrika’nın güneybatısındaysa Sahra’ya göre daha küçük olan Kalahari ve Namib çölleri var.

İki çöl kuşağının arası, Kongo Havzası’nın ve Batı Afrika’nın yağmur ormanlarıyla kaplı. Hemen tüm coğrafya haritalarında yeşil renkle gösterilen Afrika’nın yağmur ormanları şempanze ve goril gibi çok sayıda maymunun yanısıra yüzlerce kuş türünün yaşam alanı.

Kıtanın kuzeyi ve güneyindeki kıyı bölgesiyse ince bir Akdeniz bitki örtüsü kuşağıyla kaplı. Kıtanın kuzeyi, özellikle de Atlas Dağları, oldukça kurak olsa da Akdeniz bitki ve hayvanları için önemli bir yayılış alanı. Güney Afrika’daki Akdeniz bitki kuşağına Finbos adı veriliyor. Finbos, tıpkı Anadolu’daki gibi yazları kuraklığa, kışlarıysa yoğun yağışlara dayanıklı bitkilerden oluşuyor.

Bahsettiğim tüm bu yaşam alanları birbirine çok sayıda nehirle kenetlenmiş. Kongo ve Nil, kıtanın en büyük nehir havzaları. Kongo nehri kıtanın ortasını doğudan batıya, Nil ise Afrika’nın doğusunu güneyden kuzeye doğru bağlıyor. Güneydeki Zambezi, Okavango ve Oranje ile kuzeydeki Nijer ve Juba kıtanın diğer büyük nehirleri.

İnsanın Yürüyüşü

Olifants Nehri’nin vadisinden başlayarak Afrika’nın tüm doğu hattında uzanan savanaların insan için ayrı yeri var. Savanalar, tıpkı filler, gergedanlar ve zebralar gibi insanın da anayurdu. İnsan, pek çok araştırmaya göre yeryüzündeki uzun yürüyüşüne tam buradan başlamış. Nerede yaşarsa yaşasın, hangi dili konuşursa konuşsun, yeryüzünün tüm insanlarının kökleri Afrika’da. Bu uçsuz bucaksız bozkırlarda.

İnsanın Doğu Afrika’dan başlayan yürüyüşü kısa süren bir yolculuk değil. Bize dair en eski bulgular Etiyopya, Omo Vadisi’nde. 195 bin yıl önce burada yaşadığımıza dair kalıntılar ortaya çıkarılmış. Yaklaşık 100 bin yıl öncesine kadar yalnızca Afrika kıtasında yaşayan ve burada yayılış gösteren insan, bu zamandan sonra yavaş yavaş diğer kıtaları keşfetmiş. Afrika’nın doğusundan başlayarak kuzeyde Anadolu’ya, Maraş’a kadar uzanan Rift Vadisi, pek çok canlının ve insanın Afrika’dan yayılışı için önemli bir yol. İnsanın bu doğal yolu kullanarak önce Kızıldeniz’in öte yanına, Arabistan’a, Filistin’e ve Anadolu’ya geçtiği ve buradan Asya’ya uzandığı tahmin ediliyor.

İlk insanlar, Güney Asya’da 85 – 75 bin yıl, Avustralya’da 60 – 50 bin yıl, Avrupa’da 52 – 40 bin yıl, Kuzey Asya’da 40 – 25 bin yıl, okyanus adalarında 25 – 30 bin yıl, Amerika kıtasındaysa 25 – 15 bin yıl önce yaşamaya başlamış. Madagaskar ve Yeni Zelanda gibi büyük adalaraysa ancak 1.500 yıl önce yerleşmiş.

İki bin farklı insan diliyle Afrika aynı zamanda dünyada en fazla dilin konuşulduğu kıta. Bu dillerin yüzde 13’ü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya fakat diğer diller kalabalık nüfuslarca konuşulmaya devam ediyor. Böylesine büyük bir dil çeşitliliği, insanın dünyaya Afrika’dan yayılmaya başladığını destekleyen bulgulardan biri.

Afrika’daki yüz bin yılı aşan geçmişimiz kıtanın hemen her yerinde olağanüstü zengin kültür çeşitliliğiyle sonuçlanmış. Kültürü avlayıcı toplayıcılıktan, küçük tarım ve hayvancılık topluluklarına kadar uzanan çok sayıda Afrikalı halk var. Bunların bir kısmı bugün de yaşıyor ve insanın özünün iyi olduğunu ispat edercesine doğayla uyumlu yaşamını sürdürüyor. Sudan’da yaşayan ve sığır çobanlığı yapan Dinkalar’ın müziği, doğanın mayasının birliğe katılmış çeşitlilik, çeşitliliğe katılmış birlik olduğunu anlatır anlatır.

Görkemli piramitleri, sfenksleri ve diğer anıt eserleriyle zihinlerimize kazınan Mısır Uygarlığı, Nil Nehri’nin bereketli deltası ve taşkınları üzerine inşa edilmiş. Mısır, diğer pek çok Afrikalı topluluğun tersine, merkezi hiyerarşik yaşam biçiminin izlerini taşıyor. Bugünkü modern yaşam biçiminin altlığını oluşturan pek çok düşünce ve yenilik o yıllarda Mısır ve Bereketli Hilal’deki diğer coğrafyalarda doğmuş.

Kölecilik

Afrika’da yüz bin yılı aşkın bir süre kendi içinde çeşitlenerek ve yayılarak gelişen kültürel yapı, 600 yüz yıl öncesine kadar kesintisiz olarak devam etmiş. İnsan, tüm asli ihtiyaçlarını doğanın içinde rahatça elde etmiş ve kıtanın büyük bölümünde yaşamını doğanın ayrılmaz parçası olarak sürdürmüş.

Ne var ki 600 yıl önce bambaşka bir şey olmuş. Beyaz adam, Afrika’yı yeniden keşfetmiş! Yüz bin yıl önce Afrika’dan göç eden insanların çocukları, Afrikalı eski akrabaları için karanlık bir plan yaparak anayurtlarına geri dönmüş. Tenleri beyazlaşmış fakat belki de yürekleri ziftlenmiş olarak.

“Avrupalılarla tanıştıktan sonra Afrika’nın yaşadıklarına göz atmak durumu açıklamaya yeter. İlk olarak 1444 yılında başlayan ve 400 yıldan fazla süren insan avı, Afrika’dan Amerika’ya milyonlarca köle taşınmasıyla sonuçlandı. Tahminlere göre, Amerika’ya sağ salim varan köle sayısı 10-12 milyon civarındaydı. Sevkiyat sırasında gemilerde ölüm oranı yüzde 20 olarak hesaplanıyordu. Daha gemilere bindirilmeden ölenlerin ya da öldürülenlerin haddi hesabı yoktu. Genellikle 15 ila 25 yaş arasındaki erkek ve kadınlar köle olarak toplanıyor, kabile ve köylerin diğer sakinleri toptan katlediliyordu. Yüz binlerce insan köle olmamak için evini toprağını bırakıp ulaşılması zor bölgelere kaçıyor ve pek çoğu bu yolculuk sırasında ya da sonradan açlık ve hastalıktan can veriyordu.”

Magma’nın araştırmacı yazarı Kemal Tayfur, bir yazısında Afrika’daki kölelik düzenini böyle özetliyor. Köle ticareti nedeniyle Afrika’da yüz milyondan fazla insanın öldüğü veya yerinden edildiği tahmin ediliyor. Avrupalıların köle ticareti tarifi imkânsız bir soykırım olduğu kadar aynı zamanda insan ve doğa arasındaki en büyük kopmalardan biri. Kölelik düzeni, Afrika doğa kültürünün uzantısı olan toplumları kökünden kazıyor ve o toplulukların taşıdığı sözlü birikimin günümüze ulaşmasını engelliyor. Dahası yeryüzünün en köklü kültürel birikimine sahip toplumlarını dünyanın diğer insanlarının nezdinde küçülterek farklı halklar arasındaki bağları lime lime ediyor. Diğer deyişle dünya halklarını birbirinden koparıyor.

Her ne kadar köleliğin 1850’lerden sonra kaldırıldığı söylense de hakikat oldukça farklı. O tarihten sonra köleliğe zaten ihtiyaç kalmıyor. Batı 1800’lerin ortasına kadar Afrika’dan çalınan insan emeğini kullanarak teknolojik dönüşümünü tamamlıyor ve insanın yerini yavaş yavaş makineler almaya başlıyor. Köle çalıştırmak giderek daha pahalı bir hale geliyor. Maaşlı işgücü ve makinelerin birlikte kullanıldığı sistem çok daha ekonomik bir işletim modeli olarak ortaya çıkıyor. Böylece dört yüz yıl sömürüldükten sonra Afrika insanları “özgürleştiriliyor”. Dahası Avrupa içinde kölelik kalksa da İngiliz köle tüccarları mesleklerine devam ederek neredeyse yirminci yüzyıla kadar dünyanın farklı yerlerine insan pazarlıyor.

Kölelik artık ismen ortadan kalkmışsa da Afrika’nın pek çok yerindeki sömürü düzeni yerinde duruyor. 1450’lerden 1850’lere kadar kullandığı ucuz insan gücü sayesinde Avrupa ve Amerika’da oluşan olağanüstü sermaye birikimi, Afrika’nın tüm kaynaklarını dilediği gibi tüketiyor. Üstelik bu sefer Amerika ve Avrupalılar’ın yanına Çin, Rus, Arap ve Türk sermayesi de eklenmiş durumda. Tüm bu sermaye grupları ucuz hammadde ihtiyaçlarını Afrika üzerinden temin etmekle kalmıyor aynı zamanda çeşitli misyoner örgütlenmelerle kendi dini ve sınıfsal ideolojilerini Afrika halkları arasında yaymaya çalışıyor.

Televizyonlara yansıyan Afrikalı aç çocuk görüntüleri sanki Afrika’nın ayıbıymış veya kurak doğanın kabahatiymiş gibi anlatılıyor. Oysa o çocuk, açgözlü bir yaşam biçimini doyurduğu için aç. Hem de tam altı yüz yıldır! Kıtadaki milyonlarca dönüm verimli tarım arazisi ve hatta deniz alanları Batılı şirketler tarafından satın alınmış veya uzun yıllar için kiralanmış. Burada yetiştirilen ürünler hemen hiçbir Afrikalı’ya ulaşmadan doğrudan zengin ülkelere taşınıyor ve orada satılıyor.

Kıtada hiç bitmeyen savaşlar da aynı oyunun parçası. Binlerce yıl doğadaki diğer canlılar ve birbiriyle uyum içinde yaşayan Afrika halkları bugün uluslararası silah tüccarları ve iç savaşların pençesinde. Açlıktan veya kötü koşullarda maden çıkarırken yaşamını yitirmeyen Afrikalı için hazırlanmış bir ihtimal daha var, o da başka bir Afrikalı’yı öldürmek.

Dünyanın ısınması, yeşil Sahra’yı çöle dönüştürmüştü. Kapitalizm ve uzantısı modernizm ise tüm Afrika’yı çöle dönüştürmek üzere… İnsanları, filleri, gorilleri ve diğer tüm canlıları açlık ve susuzluktan kavurarak.

Fil gözü

Savanada seyahat ettiğim günlerin birinde arkadaşlarımdan ayrılarak tellerin dışında birkaç köyü görebileceğim yerleri ziyaret etmiştim. Kiraladığımız küçük binek arabanın içinde, toprak yollarda seyrediyordum. Uzakta, otların arasında dolaşan devekuşları gördüm. Yaklaşmak için bir patikaya saptım ve toprak yoldan uzaklaştım. Yol çok dardı ve araba küçük olmasına rağmen zor geçiyordu. Kuytu bir yer buldum. Arabadan indim ve dürbünüme sarıldım. İyice yaklaştığım devekuşlarına baktım. Hava sıcaktı. Yakıyordu. Birden üzerimde bir karaltı hissettim. Bir bulut olmalı dedim. Karaltı öylece dondu. Öyle bir an geldi ki bu bulut olamaz dedim. Ürperdim. “Olmamalı!” diye düşündüm. “Bu, o olmamalı.”. Kanı donmuş insanın yavaşlığıyla arkamı döndüm. Tam karşımdaydı. Buraya geldiğim ilk günden beri en çok uzak durmam gerektiği söylenen şeyle karşı karşıyaydım: bir erkek fil.

Arabaya sığınabilecek mesafedeydim. Fakat anlamsızdı. Filin gözünden bakınca araba incecik bir teneke kutuydu. Kaçmak zaten anlamsızdı. O an, anneannemin evindeki küçük fil heykelciklerini hatırladım. Yan yana dizilmiş, eve bereket getirsin diye pencereden dışarı bakan filler. Ne tuhaf! Filler hakkında onca şey okuduktan sonra saniyeden de kısa bir anda aklıma ilk gelen şey o bereket filleri olmuştu.

Buraya geldiğimde bir fille karşılaşırsam yapmam gereken şey bana söylenmişti. Ben de onu yaptım. Sadece durdum. Arada gözlerine baktım erkek filin. Sonra kaçırdım gözlerimi. Tekrar baktım. Sonra birden aklıma geldi. Belki de o benden, benim ondan korktuğumdan daha çok korkuyordu. Bilemedim. O ne düşündü, ne biliyordu hâlâ bilmiyorum. Tek bildiğim, kılıma bile zarar vermeden arkasını dönüp gittiği.

Gücünü kullanmayan, güç kullanandan daha güçlüdür. Afrika’dan dönerken defterime bu notu düşmüşüm. Sanırım o erkek filden öğrendim bunu. Belki bunun tersi de geçerli: her güç kullandığında güçsüzleşirsin. Afrika’daki beyaz insanın tarihi biraz da bunu anlatıyor. İnsan! Altı yüz yıldır anayurdundaki hayatlara hâkim olmak için her gün daha fazla güç harcayan. Güçleneceğine, her gün daha da güçsüzleşen. Sayıca çoğaldıkça yalnızlaşan. Kim o? İnsan.

Asırlardır hiç bitmeyen bu kıyımın içinden yine de umudu bulup yeşertmek mümkün mü peki? Yanıt, evet. Bunu ben demiyorum. Dinkalar söylüyor. Hadzabeler yaşatıyor. Onların çizdiği resimler, anlattıkları hikâyeler, söylediği şarkılar. Hep aynı şeyi anlatıyor. İnadına umut. İnadına iyilik. İnadına doğa. İnadına içimizdeki Afrika!

Dinle bak, sen de duyacaksın.

Yazı: Güven Eken

Fotoğraf: © Burak Doğan Soysal

Bu yazı Magma Dergisi’nin beşinci sayısında yayınlanmıştır.

Yorum yapılmamış.

Yorum Yap

Change this in Theme Options
Change this in Theme Options